| Bazı Tarihî Veriler |
|
|
|
Yenisey ırmağının orta ve yukarı havzalarında, Altay’a kadar olan geniş coğrafyayı da içine alan bölgede, Baykal çevresi ve şimdiki Tuva’nın güney kısımlarında M. S. binli yıllarda birçok tarihî olay meydana geldi ve bu olaylar burada yaşayan halkların dillerinde önemli bir rol oynadı.
Bildiğimiz üzere bu coğrafyada İskit, Hun (M. Ö. III. yüzyıl-M. S. I. yüzyıl), Siyenpi (Dinlin ve Proto-Türk unsurlarından oluşan) Türk dönemlerine ve diğer dönemlere ait arkeolojik kalıntılar bulundu. M. S. I. yüzyılın başlarından VI. yüzyıla kadar yani Türk boylarının harekete geçmesinden önce bu coğrafyadaki etnik gruplar arasında bir karışma meydana gelmiştir. Bazı etnik gruplar bu bölgeye girdiler fakat buraya yerleşmeden bu bölgeden çıktılar. Geri kalanlar ise işgalciler tarafından kısmen yok edilme tehlikesine maruz kaldılar. Bundan dolayı buradaki halkların bir bölümü kendi yerlerinde kaldılar. Bu coğrafyaya gelenler ise, buranın dil ve kültür özelliklerini benimsediler. Tüm bu değişime rağmen egemen kabileler ile onlar arasında karşılıklı bazı kültür ilişkileri korunmuştur. Akraba dilli grupların oluşum süreci uzun zaman alıp onların tarih sahnesinde ortaya çıkışlarına kadar sürdü. Orta Asya tarihinde Türk döneminin başlangıcı VI. yüzyıl olarak söyleniyorsa da bu eski Türk kabilelerinin bu dönemde yani VI. yüzyılda oluştuğu anlamına gelmez. Onlardan bazıları, Yenisey havzasında yer alanlar, kendilerini Samoyedler’in bir etnik unsuru olarak kabul ettiler. Birçok Türk kabilesi VI. yüzyıla kadar Juan-Juanların hakimiyeti altında yer almaktaydılar. Ancak IX. yüzyılın sonunda Altay kabileleri ile karşılaştılar. Daha sonra kağan tarafından yönetilen askerî ve siyasî kabile birliği oluşturdular. Çin kaynaklarına göre Türk kabileleri VI. yüzyılın başlarında Altay ile Sırderya arasında yer alıyorlardı. Bizans kaynaklarına göre Priazovya’ya kadar ulaşmışlardı. VI. yüzyılda Juan-Juanların hakimiyetinden kurtulup kendi kağanlıklarını kurdular ve çok geçmeden Doğu ve Batı diye ikiye ayrıldılar. Bu dönemde Minusin havzasında Hakas ve Kırgız kabilelerinin ataları, Yenisey havzasının yukarısında Çikler (Tuvalıların ataları), Orhun bölgesinde Oğuz kabileleri, Çiklerin batısı ve kuzeybatısında Altaylıların ve Şorların ataları, güneyde Uygurlar, Baykal’ın güneybatısında Kurıkanlar (Yakutların ataları), doğusunda Otuz Tatarlar, onların güneyinde ise Dokuz Oğuzlar yaşamakta idiler. Uygurlar, 745 yılında Doğu Türk Kağanlığını hakimiyetleri altına aldılar. O dönemde adı geçen Türk boyları ve diğer Türk dilli akraba kabileler genel dil özellikleri bakımından, yaşam ve çeşitli ilişkiler açısından farklı özellikler kazandılar. Dolayısıyla bunları birkaç gruba ayırmak mümkün: 1- Yenisey grubu: Çikler, Eski Kırgızlar, Hakas, Altay ve Şorların ataları. 2- Orhun Grubu: Orhun havzasının merkezinde bulunan ve Türkmen, Azeri vb. halkların daha sonra millet olmalarına temel oluşturan Oğuz boyları. 3- Uygur Grubu: Teleüt ve diğerleri; onlarla genetik bağı bulunan Karluk, Yağma ve Çiğil boyları, Türk dilli şehir halkı, XI. ve daha sonraki yüzyıllarda bugünkü Özbekistan bölgesine yerleşen halklar. 4- Kıpçak Grubu: Sonraları Kuman dilinin, daha sonra da Tatar, Kazak, Karakalpak ve diğer dillerin taşıyıcıları. 5- Çuvaş Grubu ya da Gurlar. 6- Yakut Grubu ya da Kurıkan Grubu. Bu grupların herbiri kendilerine özgü özellikler kazandılar. Kırgız, Tuva, Hakas, Şor ve Altaylıların ataları arasındaki sıkı ve devamlı bağ neticesinde dilleri arasında da yakınlıklar oluştu ve M. S. ilk bin yılın ortalarına doğru aşırı derecede biçimlenerek Yenisey yazıtlarıyla beraber aynı grubu yani “Yenisey” grubunu oluşturdular. Bu eserde dillerin yapılarında meydana gelen karakteristik özellikler incelenmektedir. Kırgızların ve onlara bağlı kabilelerin VIII. yüzyılda zaman zaman Doğu Türk Kağanlığı’na bağlandıkları bilinmektedir. Fakat bu durumdan kısa sürede kurtulan Kırgızlar 840 yılında Uygurlarla yapmış oldukları savaşta onları yenilgiye uğrattılar. Minusin havzasını, Altay’ın bir bölümünü, Yukarı Yenisey bölgesini (Bugünkü Tuva yani Tıva) ve Moğolistan’ın kuzeybatısını hakimiyetleri altına alarak sınırlarını ve mülkiyetlerini büyük ölçüde genişlettiler. Bu süreç Kırgızların Yenisey ile İrtiş arasında ve Orta Asya’da bulunduğu dönemde olduğu gibi önceki Kıpçaklarla ve onlarla bağlantısı olan kabilelerle karşılıklı olarak uzun süre devam etti (Kıpçakların bir kısmı tekrar oluşan Kırgız milletine katıldılar). Kırgızların önemli bir kısmı M. S. ikinci bin yılın başlarında Yenisey bölgesinden Tyan – Şan’a doğru göç ettiler. Bu dönemde yukarı Yenisey havzasında yani bugünkü Tuva bölgesinde bulunan Türk dilli kabileleri sağlamlaştırma süreci hız kazandı. XI. ve XII. yüzyıllarda biraz zayıf düşen Hakasların atalarına ve Kırgız hanlarına bağlı bulunan Çikler, IX. ve X. yüzyıllarda ortaya çıkmış ve bu süreçte aktif rol oynamışlardır. Çikler daha sonra 1207 yılında Moğollar tarafından hakimiyet altına alındılar. XVI. yüzyılda ve XVII. yüzyılın başlarında Altın Hanlığı’nın hakimiyeti altına girdiler. Daha sonra Kalmuk Krallığı’na bağlandılar. Tuva XVIII. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar Mançu-Çin Feodalitesi’nin egemenliği altında kaldı. Başkalarına bağımlı olmalarına rağmen Tuva milletini oluşturma yolunda ortak, güçlü ve istikrarlı dilleri, toprakları ve ekonomileriyle gelecek nesillere örneklik edecek olan süreç yavaş yavaş gerçekleşti. 1905-1907 yılları arasında gerçekleşen ilk Rus Devrimi’nin etkisiyle doğuda milliyetçi özgürlük hareketleri güç kazandı. Buna bağlı olarak Tuva’da milliyetçi hareketler hızlandı, Çin’de Mançu Hanedanlığı düştü ve Mançu-Çin Feodalitesi’ne karşı Tuva ve Dış Moğolistan özgürlüklerini kazandılar. Tuva, 1914 yılında Rusya’nın himayesini kabul etti. 1918-1921 yılları arasında Tuva Aratları eski Rus Krallığı işçileriyle beraber yabancı müdahaleciler, beyaz askerler (muhafız birlikleri) ve yerli devrimci derebeylere karşı mücadele ettiler. 1921 yılının yaz aylarında Tuva Millî Cumhuriyeti kuruldu. 1944 yılında Tuvalı işçiler SSCB’ye kardeş aile olarak katılmak istediklerini ilan ettiler. 1944 yılında Rusya Sosyalist Federal Cumhuriyetler Birliği tarafından Tuva Özerk Bölgesi kuruldu . 10 Ekim 1961 tarihinde Tuva Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak yeniden şekillendi. Kayıtlara göre 1959 yılında SSCB sınırları içerisinde 100,1 bin, Tuva’da ise 98 bin Tuvalı bulunmakta idi. Tuva dili kendi gelişim süreci içerisinde Çiklerin ve diğer kabilelerin dil özelliklerini büyük ölçüde korumakla beraber dilin iç gelişim kanunları çerçevesinde değişikliklere uğradı ve aynı zamanda Moğolcadan ve diğer dillerden almış olduğu birçok kelimeyi de dil hazinesine kattı. 1930 yılına kadar Tuvalıların küçük bir bölümü Moğol ve Tibet alfabelerini kullandılar. 1930 yılında Latin alfabesi esas alınarak Tuva Mili alfabesi oluşturuldu. Bundan 11 yıl sonra, 1941 yılında bazı değişikliklerle Rus alfabesine geçildi. Kırgızlara geldiğimizde ise M. S. ikinci bin yılın başlarında Tyan-Şan’a doğru hareket hâlindelerken Orta Asya’da bulunan Türk ve İran dilli yerli kabilelerle ilişkiye girdiler. Kırgız bölgesi XII. yüzyılda Kara-Kıtay, XIII. yüzyılda Moğol, XV. yüzyılda Cungar (Oyrat), XIX. yüzyılın başlarında ise Hokand Hanlığı’nın egemenliği altında idi. Kırgız milletinin oluşma süreci, genel olarak XIV. ve XV. yüzyıllarda Kırgız boyları ve Tyan-Şan halklarının bir bölümünün temelinde gerçekleşti. XV. ve XVI. yüzyıllar arasında Kırgızlar Kazaklarla (kuzeyde), Uygurlarla (güneydoğuda), Özbeklerle (batıda) ve Taciklerle (güneyde) etkileşim hâlinde idiler. Kırgızlar XIX. yüzyılın altmışlı yıllarında Rusya’ya bağlandılar. 1917 yılında vatanımızın diğer halklarıyla beraber Sovyet egemenliğini kurmak için mücadele ettiler. Ekim Devrimi’nden sonra kurulan Özerk Kırgız bölgesi, 1926 yılında Özerk Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve 1936 yılında da Sovyet Sosyalist Kırgız Cumhuriyeti olarak yeniden şekillendi. XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında Kırgızların bir bölümü Kırgız dilinin özelliklerini yansıtmayan Arap alfabesini kullandılar. Dolayısıyla bu alfabe halkın konuşma dilini tam olarak ifade edememekte idi. Özerk Kırgız Bölgesi’nin kurulmasıyla beraber 1924 yılında kendi dilinde eğitim veren okullar kuruldu ve Kırgız yazı dili şekillenmeye başladı. 1928 yılına kadar kitap ve gazeteler Arap alfabesiyle yayınlandı. Geçmişteki dini inançlarının (Müslümanlık) etkisiyle kabul ettikleri Arap alfabesi çok zor ve karışıktı. Yapısında çok değişik işaretler bulunmakta idi. Halkın cahilliğinin (eğitimsizliğinin) ortadan kaldırılmasında pek etkili olamadı. 1928 yılında Latin alfabesi, 1940 yılında ise Rus alfabesi (ö, ü, ñ harfleri eklenerek) kabul edildi. Rus alfabesi sayesinde ilk olarak okuma ve yazma benimsendi. İkinci olarak da SSCB halkları arasında ortak alfabe oluştu ve Rus dilini öğrenmek daha da kolaylaştı. Yenisey’de yaşayan Eski Kırgız ve Hakas kabilelerinin ataları dinsel, yaşamsal ve kültürel olarak birbirlerine çok yakındılar. M. S. birinci yüzyılın başlarına doğru Dinlin özelliklerini benimsediler ve diğer Türk dilli boylarla sınırdaş olarak yaşadılar. Hakaslar XIII. yüzyılda Moğollar tarafından hakimiyet altına alındılar. XVII. yüzyıla doğru küçük prenslikler kursalar da çok geçmeden Rusya’ya bağlandılar. Komünist Parti önderliğinde Hakaslar, Şorlar, Altaylılar ve diğer Rus halkları 1917 yılındaki devrim hareketlerine ve Sovyet otoritesinin oluşturulmasına katkıda bulundular. 1923 yılında kurulan Millî Hakas Bölgesi, 1925 yılında yeniden şekillenerek 1930 yılında Özerk Hakas Bölgesi adını aldı. 1959 yılı sayımlarına göre SSCB’de 56,6 bin Hakas yaşamakta idi. 1924 yılında Rus alfabesi esas alınarak Hakas alfabesi üzerine çalışmalar başladı. Hakaslar 1929-1939 yılları arasında Latin alfabesini kullandılar. 1939 yılında bazı eklemelerle Rus alfabesine geçtiler. Kırgızların ve Teleütlerin atalarının eski Ketlerle, Samoyedlerle ilişkileri sonucunda M. S. birinci bin yılın ortalarında Türk dilli Şor boyları oluşmaya başladı. XVII. yüzyılın Rusya’ya katıldılar. Bu gün Şorlar Hakasların güneyinde Mıras-Su, Kondoma nehrinin bulunduğu havzanın dağlık bölgelerinde (yani Kemer bölgesinin bir bölümünde) yaşamaktalar. 1959 verilerine göre 15,3 bin Şor halkı bulunmakta idi. M. S. birinci ve ikinci bin yıl sınırları içerisinde uzun süre Altay’da yerleşik bulunan Samoyed etnik gruplarının bazı özelliklerini benimseyen eski Kırgız, Töles, Dokuz-Oğuz, Tarduş ve Kıpçak kabilelerinin torunları Kırgızlarla sıkı ilişki içerisinde idiler. Ortak soy, kabile gruplarının mevcudiyeti, Altay kabilelerinin, Kırgızların ve Çiklerin birbirleriyle olan sürekli ilişkileri sonucunda dillerinde çok büyük benzerlikler oluştu. Altaylılar, XIII. yüzyılda Moğollar’a, XVII. yüzyılda ve XVIII. yüzyılın başlarında ise Oyratlara (Cungarlara) tabi idiler. Daha sonra boyunduruk altından kurtularak Rus hakimiyetini kabul ettiler. Rus hakimiyetine geçme süreci XVIII. yüzyılda tamamlandı. Ekim Devrimi’nden sonra 1922’de kurulan Oyrat, 1948’de Gorno-Altay Özerk Bölgesi olarak adlandırıldı. 1959 yılı sayımlarına göre SSCB’de 45,3 bin Altaylı yaşamaktaydı. Kayıtlara göre 1922 yılına kadar misyonerlerin alfabesini (Rus) kullanan Altaylılar 1928-1938 yılları arasında Latin alfabesinden geliştirdikleri alfabeyi, 1938’den sonra Rus alfabesini ( bazı eklemelerle) kullandılar. Bunlara dayanarak Şor dilinin taşıyıcılarının atalarının eski Türk lehçesinde konuştukları düşünülmektedir. Yenisey diline ait klasik ve tipik belirtiler korunmaktadır. Yenisey’de yaşayan Kırgızların ve Altaylıların ortak atalarının dili belirli bir zaman diliminde Yenisey diline iyice yaklaşmıştır. Fakat sonradan iç kaynakların gelişiminde olduğu gibi önemli değişmelere maruz kaldılar. Onlar, Kıpçaklaşma sürecinde Tuva, Şor ve Hakas dillerinden önemli derecede uzaklaştılar ve sonuçta Yenisey grubundan çıktılar. Şüphesiz Altay ve Kırgız dillerini taşıyan Altaylıların ve Kırgızların ortak atalarının konuştukları dil Yenisey yazıtlarının dilinin çok yaygın olduğu süreçte (bu süreci Yenisey dönemi olarak adlandırmak şartıyla) bile modern Hakas ve Tuva dilini konuşanların atalarının dilinden farklı idi. Fakat kesinlikle söylenebilir ki eski Kırgız dili kendi gelişiminin ilk etabında (Yenisey yazıtlarının ortaya çıkışına kadar veya kendi gelişiminin başlangıç döneminde) Yenisey diline çok yakındı ve sanki onun diyalektlerinden biri durumunda idi. Kırgız ve Altay dillerinde “g” ünsüzünün temelinde oluşan diftonglardan ortaya çıkan uzun ünlülerin gelişim tarihi bunun kanıtlanmasında büyük bir öneme sahiptir. Şöyle ki, modern Kırgızca “too” ve Altayca “tuu” kelimelerinin tarihî çıkışı “tag”dır. Demek ki bu diller yukarıda verilen belirtilerden hareketle bir grup içerisinde yer alan Yenisey, eski Tuva dilleriyle ve bazı diğer dilerle ilişkiye girmişlerdir. Yenisey anıtlarının dilinde olduğu gibi kelimelerin bir kısmında tonsuz ünsüzle başlayan ekte yer alan ünlünün kendinden önce gelen akıcı ünsüzle birleşmesinin korunması da buraya eklenebilir. Modern Kırgızcada “cuurkan” yerine “cuurgan” -yorgan, “muruntuk” yerine “murunduk” –deve gemi, “murunku” yerine “murungu” – önceki vb. Bu da bize gösteriyor ki, Kırgız dilinin en azından bazı özelliklerini bugünkü Şor, Tuva ve Hakasların atalarının ve Yenisey anıtlarının diline ait olan eski fonetik sistemin gelişiminin sonucu doğrultusunda incelememiz gerekiyor. Türk halklarının kabile-soy yapısı ile Yenisey grubu bazı durumlarda ortak öğeler içermektedir. Örneğin, “kırgız” kelimesi önceki kabileler içerisinde yer almakta idi. Bugünkü Tuvalılar arasında “kıgıs”, Hakaslar arasında “hırgıs”, Altaylılar arasında “kırgıs” şekillerinde korunmuştur. Bugünkü Altaylılar ve Kırgızlarda “kıpçak” ve “döölös”, “töölös” kelimeleri yer almaktadır (Altaylılarda “töölös”). Örnek: “tülüş” (Tuvalılarda soy-kabile gruplarının adlandırılışı) yerine Kırgız ve Tuvalılarda “monguş” . Kırgızların Manas destanındaki kahramanları “Madıhan” ile Tuvalılarda kabile-soy anlamında kullanılan “madı” kelimelerinin karşılaştırılması dikkate değerdir. SSCB İlimler Akademisi âlimi Prof. P. N. Berkov’un belirttiği gibi Altaylılardaki “Alıp Manaş” ve Kırgızlardaki “Manas” destanlarının isim yönünden benzerlik göstermesi Altaylıların ve Kırgızların tarihî yakınlıklarının bir göstergesidir. S. Y. Malov eski Kırgız devletinin yapısı içerisinde yer alan kabilelerin eski Kırgız, Tuva, Hakas ve diğerlerine ait ortak ve standart bir yazı diline sahip olduklarını belirtmektedir. Diğer halklar gibi kendi gelişim süreçleri içerisinde ele aldığımız SSCB halkları kabile birliğinden halk, günümüzde ise artık bir millet olma, ataerkil soy yapısından ve feodal yapıdan sosyalizm yoluna girmişlerdir. İlk bin yılın ikinci yarısında Türk Kağanlığı’nın oluşumu ve daha sonra yıkılması sebebiyle onlar kendi aralarında ve diğer Türk dilli halklar ile sıkı bir ilişkiye girmişlerdir. Daha sonra uzun bir süre Moğolların, Mançuların (Yenisey’de) ve Cungarların, Kırgızlar ise, bunlardan başka Tyan - Şan’da Hokand Hanlığı’nın baskısı altında yer aldılar. Sık sık yok edilme tehlikesine, köleliğe ve talana maruz kaldılar. Onların gelişimindeki bu karmaşık süreç, sınıfsal bölünmeler, soy-kabile mücadeleleri ve sınıflar arası mücadele ile bağlantılı idi. Yenisey grubunun halkaları ve diğerleri Rusya’yı, işgalci hanlıkların eziyetlerinden kurtarıcı olarak gördüler ve Rusya’ya dahil oldular. Çarlık yönetimi, yerli hanlıklar veya soy-kabile liderleri var güçleri ile halkı sömürüyorlar, halkın ekonomik ve kültürel gelişimini engelliyorlardı. Diğer bir taraftan Rusya’ya dahil olan halkların Rus demokratik devrimcilerle, işçilerle, köylülerle ve öncü aydınlarla daha sonra da komünistlerle aralarındaki dostane ilişkiler onların politik bilinçlerinin yükselmesine ve sömürgecilerle mücadele etmelerine yardımcı oldu. Köylüler Ruslardan çiftçilik kültürü ve tekniği gibi birçok yeni şeyi benimsediler. Bunun sonucunda yaşam şekilleri değişerek soy-kabile çekişmeleri ve silahlı çarpışmalar sona erdi. Mal üretim seviyesi arttı. Karşılaştıkları yenilikleri ifade etmek için Rusça kelimeleri benimsediler. Eski Çarlık Rusyası’na bağlı halklar Rus emekçilerle beraber ve Lenin Partisi öncülüğünde Ekim Devrimi’ni gerçekleştirerek yeniden canlandırdıkları sosyalizm temelinde komünist birliğini oluşturdular. “Komünizmin zaferiyle SSCB’de yer alan milletler arasındaki yakınlık daha da artmış, ekonomi ve fikir birlikleri kuvvetlenerek ruh çehrelerinin genel komünistlikle ilgili özellikleri ortaya çıkmıştır. Fakat dil farklılıkları temelinde oluşan ulusal ayrılıkların yok edilmesi sınıfsal ayrılıkların yok edilmesine oranla daha uzun bir süreç gerektirmiştir. ” (Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin programı, sayfa 113). Ekim Devrimi’ne kadar yazı dilleri bulunmayan birçok halk SSCB’de milletler arası ortak bir dil durumunda bulunan Rusça ve kendi iç gelişim kaynakları sayesinde zenginleştirilmiş ve işlenmiş edebî bir dile sahip oldular. Ağız özelliklerini kaybetmeye başladılar. Sovyet halkının bütün faaliyet alanlarındaki değişim hareketleri kendi dillerinin söz varlığının gelişmesinde, gramer yapılarının sağlamlaşmasında ve fonetik yapılarının zenginleşmesinde gerekli yansımasını bulmuştur. “Ulusal diller halkların karşılıklı güven ve kardeşane dostluk şartına bağlı olarak karşılıklı gelişim ve hak eşitliği temelinde gelişmektedir. ” (Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin programı, sayfa 115) Eski Türk-Moğol dili temelinin varlığı Türkoloji literatüründe birçok kez ifade edilmiştir. Fakat Orhun – Yenisey dilinin söz varlığının analizi göstermiştir ki, M. S. ilk bin yılın ortalarında Türk dillerinde Moğol unsurları gayet az durumdadır. Onların sayısı yüz yılın ortalarında artmış daha sonra ise dengelenme süreci başlamıştır. Türk halklarının atalarını eski süreçte ele aldığımızda görülmektedir ki onlar nispeten dar bir bölgede birbirleriyle sıkı bir ilişkiye girmişlerdir. Onların yerleşme ve bölünme süreçleri daha sonraları başlamış ve kendilerine özgü tarihî kaderleri çeşitli ilişkiler kanalı içerisinde belirlenmiştir. Kırgızlar, Orta Asya’ya Karluk ve İran kabileleriyle sıkı bir temas hâlinde girdiler. Özellikle burada Arapça ve Farsça kelimeler Kırgız diline nüfûz etmeye başladı ve Kırgız dili eski Samoyedce sözlerini kaybetti. Aynı zaman içerisinde Moğolca unsurların Tuva diline nüfûzu yaklaşık olarak Tuvalıların SSCB’ye dahil olmalarına kadar devam etti. Türk dillerinin gelişimi başlangıçta kendi münferit yolunda ilerliyordu. Ekim Devrimi öncesinde ve özellikle de sonrasında Rusçadan alınan sözlerin artması SSCB halklarının ve bazı derecede diğer ülkelerin dillerinin genel öğelerine etki etmiştir. SSCB’de yer alan halkların karşılıklı dostane ilişkileri onların birbirlerinden birtakım sözleri almaları sonucunu doğurdu. Türk halklarının yazı sistemlerinin değiştiğini söylememiz mümkündür. Eskiden Türklerin arasında Orhun-Yenisey alfabesi yaygın idi. Daha sonra alfabe birliği bozuldu ve bazıları Uygur alfabesini bazıları ise Arap alfabesini ve diğer alfabeleri kullandılar. Türk dilli halklar Ekim Devrimi’nden sonra kendi dillerine uyarladıkları Latin alfabesini kullandılar. Şimdi ise onlar Rus alfabesi temelinde oluşturulan alfabeleri kullanmaktadırlar. Bu da SSCB halklarını birbirine yaklaştıran ve onların karşılıklı ilişkilerini kolaylaştıran faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. |












